
Bazı yapılar vardır; kendilerini gürültüyle değil, sessizlikle büyütürler. Büyük sloganlar atmaz, keskin iddialarla ortaya çıkmazlar. Aksine; iyi niyetin, yardımın, eğitimin ve ahlakın arkasına saklanırlar. Türkiye’de uzun yıllar boyunca toplumsal alanda varlık gösteren FETÖ tam olarak böyle bir yapıydı.
Başlangıçta “okul”, “dershane”, “yurt” gibi herkesin sıcak baktığı alanlarda boy gösterdi. Çocuklarını iyi bir eğitim alsın diye bu kurumlara gönderen aileler, aslında yalnızca akademik bir gelecek arayışındaydı. Kimse, bir sınıfın içinde yalnızca matematik ya da fen bilgisi değil; aynı zamanda sessiz bir aidiyet duygusunun da inşa edildiğini düşünmedi.
Sorun da tam burada başladı.
Eğitim, bu yapının en güçlü meşruiyet kalkanı oldu. Çünkü eğitim, toplumda sorgulanması en zor alanlardan biridir. Hele ki “başarı”, “disiplin” ve “fedakârlık” gibi kavramlarla süslenmişse… Kültürel etkinlikler, yardım kampanyaları, diyalog toplantıları derken, yapı kendisini sivil hayatın doğal bir parçası hâline getirdi. Eleştirmek ayıp sayıldı, sorgulamak ise neredeyse düşmanlık olarak algılandı.
Zamanla mesele yalnızca eğitim olmaktan çıktı. Güven ilişkileri üzerinden büyüyen bir sosyal ağ kuruldu. “Tanıdık vasıtasıyla iş”, “bizden olanlara destek”, “emanet bilinci” gibi kavramlar, masum bir dayanışma diliyle sunuldu. Oysa bu ağ, bireyi özgürleştiren değil; bağlı kılan bir mekanizmaya dönüştü. İnsanlar fark etmeden, eleştirel aklı bir kenara bıraktı.
Daha çarpıcı olan ise devletle kurulan ilişkilerdi. Bürokrasi ve siyaset, bu yapının uzun vadeli hedeflerinde özel bir yer tuttu. Liyakat yerine sadakat öne çıktı. Devletin tarafsız olması gereken kurumları, zamanla bir örgütsel ajandanın parçası hâline geldi. Bu durum, yalnızca kurumsal yapıyı değil; toplumun devlete duyduğu inancı da derinden sarstı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, asıl yıkımın yalnızca kurumlarda değil, zihinlerde yaşandığı görülüyor. İnsanlar artık daha kuşkucu, daha mesafeli. Sivil toplumdan eğitime, kamu kurumlarından bireysel ilişkilere kadar her alanda bir “acaba” duygusu hâkim.
Bu tablo bize şunu söylüyor: Toplumsal güven, kolay inşa edilmiyor; fakat çok hızlı yıkılabiliyor. Yeniden inşa süreci ise uzun, zahmetli ve samimiyet gerektiriyor. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve sorgulama kültürü bu sürecin olmazsa olmazı.
FETÖ meselesi, yalnızca bir örgütün hikâyesi değil; toplum olarak nerede durduğumuzu, neye kolayca inandığımızı ve hangi değerleri denetimsiz bıraktığımızı gösteren bir aynadır. O aynaya bakmak zor; ama bakmadan yol almak mümkün değil.





