
Türkiye’de demokrasi tarihi, ne yazık ki uzun yıllar boyunca darbeler ve muhtıralarla kesintiye uğramıştır. 1960 darbesiyle başlayan süreç, 1971 muhtırası, 1980 askerî darbesi ve 28 Şubat süreciyle devam etmiş; her müdahale toplumda derin izler bırakmıştır. Bu girişimlerin ortak noktası, millet iradesinin ikinci plana itilmesi ve yönetimin güç yoluyla şekillendirilmeye çalışılmasıdır.
1960 darbesi, Türkiye’de seçilmiş bir hükümete karşı yapılan ilk askerî müdahale olarak tarihe geçmiştir. Ardından gelen 1971 muhtırası, doğrudan yönetime el koymadan siyaseti baskı altına almıştır. 1980 darbesi ise toplumsal çatışmalar gerekçe gösterilerek gerçekleştirilmiş, siyasi partiler kapatılmış ve binlerce insan mağdur edilmiştir. 28 Şubat sürecinde ise demokrasi, bu kez “postmodern darbe” anlayışıyla baskı altına alınmıştır.
Bu darbelerin tamamında halk pasif bir konumda kalırken, 15 Temmuz Darbe Girişimi diğerlerinden farklı bir tablo ortaya çıkarmıştır. Çünkü ilk kez millet, doğrudan darbecilere karşı meydanlara çıkarak iradesine sahip çıkmıştır. Tankların önüne çıkan insanlar, yalnızca bir hükümeti değil; aynı zamanda demokrasiyi, bağımsızlığı ve milli iradeyi korumaya çalışmıştır.
15 Temmuz’un diğer darbelerden en önemli farkı, halkın direnişi sayesinde başarısız olmasıdır. Ayrıca bu girişim, klasik askerî darbelerden farklı olarak devlet kurumlarına uzun yıllar boyunca sızdığı belirtilen FETÖ tarafından planlanmıştır. Bu durum, tehdidin yalnızca askerî değil; siyasi, sosyal ve psikolojik yönlerinin de olduğunu göstermiştir.
Bugün geçmiş darbeleri incelemek yalnızca tarihi öğrenmek anlamına gelmez. Aynı zamanda demokrasinin değerini anlamak ve benzer tehditlere karşı bilinç oluşturmak açısından önem taşır. Çünkü güçlü bir demokrasi ancak halkın iradesine sahip çıkmasıyla korunabilir.





